18 Mart 2026 Çarşamba

13 Mart 2026 Cuma

Bölgesel Tehditler ve Türkiye


Bildiğiniz üzere 28 Şubat 2026’da İsrail ile İran arasında tansiyonun keskin biçimde yükselmesiyle bölge yeni bir krize sürüklendi. İlk saldırıların ardından ABD’nin devreye girmesi, çatışmayı bölgesel olmaktan çıkarıp daha geniş bir güvenlik denklemine taşıdı. Bu süreçte Türkiye için en dikkat çeken unsurlardan biri, NATO’nun erken uyarı ve hava savunma sistemlerinin olağanüstü bir yoğunlukla çalışmaya başlamasıydı.

Türkiye, coğrafi konumu gereği bu krizden en fazla etkilenen ülkelerden biri oldu. Her ne kadar Türkiye’ye yönelik herhangi bir saldırı gerçekleşmemiş olsa da, çatışma bölgesinden fırlatılan bazı füzeler radar hatlarında Türkiye’ye doğru ilerliyormuş gibi okunan rotalar izledi. Bu tür durumlarda NATO’nun entegre hava savunma sistemi otomatik olarak devreye girdi.

3 kez, bölgeden ateşlenen füze veya füze parçaları, Türkiye hava sahasına yaklaşma ihtimali nedeniyle NATO savunma sistemi tarafından havada imha edildi. Bu imhaların hiçbirinde füzenin gerçek hedefinin Türkiye olup olmadığı net değildi. Ancak NATO protokollerine göre, risk ihtimali bile önleme için yeterlidir.

Bu süreçte Türkiye’nin Malatya’daki NATO radar üssü ve bölgedeki hava savunma altyapısı kritik önem taşıdı. 2026 yılının ilk aylarından itibaren Malatya’daki sistemlerin güçlendirilmesi, radar kapsama alanının genişletilmesi ve erken uyarı kapasitesinin artırılması için yoğun çalışma yürütüldü. NATO’nun teknik raporlarında da bu dönemde, Türkiye hava sahasının doğu hattında algılanan tehditlerin artması nedeniyle savunma kapasitesinin modernize edildiği belirtiliyor.

Bugün ise Adana'da çok sayıda vatandaş saat 03.30 sıralarında büyük bir gürültüyle uyandıklarına yönelik bildirimde bulundu. İncirlik Üssü'nden siren sesleri duyuldu. Bir süre sonra gökyüzünde parıltılı bir cismin düştüğü kameralara yansırken, bölgeye yönelen füzenin havada imha edildiği ileri sürüldü. Üç kez İran füzesi hava savunma sistemleri tarafından imha edildi. Bölgede paniğe neden olacak bir isabetin olmadığı bildirildi. Konuyla ilgili henüz resmi açıklama yapılmadı. Bu bilgiler şu anda sadece iddia.

Güvenlik kaynakları, sosyal medyada paylaşılan görüntülerin ise imha anına değil, parçaların atmosfere girerken yanmasına ait olduğunu belirtti.

İran bu füzeleri ben atmadım diyor.

O zaman ya Devrim Muhafızları Ordusu içinde hakimiyet yok. Bazı komutanlar kafasına göre davranıyor.

Ya da İran'ı Mossad ajanları sarmış durumda ve bu çok yaygın bir iddia ki ben de bu görüşteyim. Çünkü bu kadar ülkeye bomba, füze atması mantıksız geliyor. Yaklaşık 13-14 ülkeye füze attı. Ve sadece üslere atmıyor, gidiyor oteli bombalıyor vs. yani nereden bakarsan bak mantıksız geliyor.

Neyse biz yine dönelim. İran'daki Mossad ajanları Türkiye'yi savaşa davet etmek için kışkırtıyor. Türkiye NATO üyesi olduğu için İran'ın Türkiye'ye bir savaş açması halinde otomatikman NATO İran ile savaşa girmiş olacak. İran savaşta büyük ihtimalle yenilen taraf olacak. Ki bana göre ABD'nin böyle bir şey yapmasına gerek yok çünkü İsrail ile birlikte İran'ı yener. Yani istediği sonucu alır.

Ama burada farklı bir amaç ihtimali de var. B.O.P bildiğiniz üzere İran'dan sonra Türkiye var ve Türkiye'yi öyle tankla tüfekle yenemeyeceğini biliyor Amerika. İçten çökertmeye çalışıyor ve gayet şu ana kadar başarılı. Geçmişte de demiştim biraz araştırarak anlayabilirsiniz her şeyi tabii ki tarafsız bir şekilde. Çünkü biz burada her şeyi maalesef açık açık konuşamıyoruz. Türkiye böyle bir ülke haline geldi.

Konumuza dönersek, bu umut hakkı, barış süreci vs. planın bir parçası. Yukarıda da değindiğim gibi araştırmanız her şeyi öğrenmenize yardımcı olacaktır. Bu süreçte Türkiye'yi savaşla oyalayıp halkın yönünü oraya çevirip içten planladıkları oyunu daha rahat ve hızlı bir şekilde bitirebilirler. İlk başta dediğim mantıksız gelebilir ama araştırıp bildikten sonra mantıklı gelecektir. Ama bunlar bir tahmin, görüş. Net kesin böyle böyle olacak demiyorum, olabilir diyorum.

Burada geçmişte de kullandığım gibi millet olarak acilen uyanıp gerçekleri görüp ülkemizin sonunu getirecek planları, oyunları bozmamız gerekiyor.

UYAN TÜRK MİLLETİ
UYUMA UYAN

11 Mart 2026 Çarşamba

TRT Yine Yaptı Yapacağını

Başta 
UEFA Şampiyonlar Ligi son 16 turu ilk maçında Liverpool’u 1-0 mağlup ederek çeyrek finale bir adım daha yaklaşan temsilcimiz Galatasaray’ı yürekten kutluyor, İngiltere'deki rövanş maçında başarılar diliyorum.

Liverpool taraftarı, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün dünya barışı için söylediği
''YURTTA SULH, CİHANDA SULH''
sözünün yer aldığı bir pankart açtı.

Konuk takım türbinlerinde yer alan Liverpool taraftarı İngilizce ''Peace at home, Peace in the world'' (Yurtta sulh, cihanda sulh) yazılı bir pankart açtı.
TRT Yine Yaptı Yapacağını.

Bildiğiniz üzere bu maç TRT'de yayınlanıyordu. Maçta İngiliz taraftarlar tarafından açılan pankartı ekranlarda göstermedi.

TRT artık devlet kanalı değil, hükümet kanalı haline geldi. Sen uluslararası bir maç yayınlıyorsun. Tarafsız yayın yapman gerekiyor.
Zaten yeterince prestij kaybetmişsin Avrupa vs. devletler bilmiyor mu senin hükümet lehine yayın yaptığını tarafsız olmadığını. Hepsi biliyor. Bari bu maçlarda yapıp daha fazla prestij kaybetme.

Üstelik göstermediğin şey senin ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün sözü. Senin bunu deyim yerindeyse göğsünü gere gere göstermen gerekiyor. Başka bir ülkede olsa bu olurdu, normali bu. Ama biz anormal olduğumuz için üzülerek böyle şeyler oluyor.

TRT'nin yaptığı bu davranışı nedeniyle şiddetle kınıyorum.

7 Mart 2026 Cumartesi

ABD, İsrail- İran Savaşı: B.O.P Gerçeği


ABD–İsrail ile İran arasındaki savaşın 8. gününe gelindi. Twitter hesabımdan da paylaşmıştım; ben bu savaşa şaşırmadım. Zaten beklediğim bir gelişmeydi.

Farklıymış gibi sunulsa da, tüm bu olaylar aslında aynı emperyalist oyunun (BOP) birer parçasıdır. Geçmişte yaşananlar ve yaşanmakta olanlar bunu açıkça göstermektedir.

Örneğin NATO başkomutanı 2007 yılında, Irak’ın ardından Suriye, Lübnan, Somali, Sudan ve Libya dahil toplam yedi ülkenin parçalanacağını açıklamıştı. Şimdi sırada İran ve Türkiye var. Ve bunu tek bir kişi değil; istasyon şefleri, dışişleri bakanları ve farklı uluslararası aktörler yıllarca dile getirdiler.

Geçmişe baktığımızda bu sözlerin boşuna söylenmediğini görmek zor değil. Irak’ın yıllar içinde parçalanışı, Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesi ve Libya’nın kaos ortamına itilmesi bunların somut örnekleridir. Bir zamanlar güçlü devlet yapısına sahip olan bu ülkelerin bugün içinde bulunduğu durum, planlı müdahalelerin ve iç zayıflıkların bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.

Ülkemizde de uzun süredir yürütülen bir plan ve proje olduğu söylenebilir. İran’dan sonra sıra Türkiye’ye gelecektir. Bu süreçler eski tarz savaş yöntemleriyle yani tank ve tüfekle değil, daha karmaşık stratejilerle yürütülüyor. Ülkemizin içine sızmış, sinsice ve başarılı bir şekilde hareket eden yapı, tarih boyunca büyük devletlerin parçalanmasında rol oynamış iç unsurlara benzer şekilde hareket ediyor.

Tarihsel örnekler bize bunu gösteriyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, dış güçlerin etkisi kadar iç ayrılıklar ve siyasi zayıflıklar da büyük rol oynamıştı. Benzer şekilde, günümüzde birçok ülkenin yaşadığı sorunların temelinde hem dış müdahaleler hem de iç politik ve toplumsal zayıflıklar etkili olmuştur.

Eğer şimdi uyanmazsak, uyandığımızda her şey için çok geç olacak. Geçmişi tarafsız ve objektif bir gözle değerlendirmek, mevcut durumun ciddiyetini ortaya koyuyor.

Keşke her şeyi açık açık konuşabilseydik, ancak ne yazık ki öyle bir ortamda yaşamıyoruz. İnsanların gözlemlediği durumlar, sadece iktidarı eleştirdiği için üzerine atılan suçlamalar gösteriyor. Bu tür baskılar, toplumun gerçekleri görüp sağlıklı tartışma alanlarını sınırlıyor.

Ben savaşlarda fazla yorum yapmayı seven biri değilim; sessizce takip etmeyi tercih ediyorum. Ancak bu süreçte uyanmak ve farkında olmak zorundayız. Eğer uyanmazsak, elimizde kalan tek şey vatanımızın savunmasızlığı olacak.

Dediğim gibi maalesef herşeyi açık açık konuşamıyoruz. 
Ama umarım söylediklerimi doğru bir şekilde anlamışsınızdır.

2 Mart 2026 Pazartesi

Bilim Üretmeyen Ülkeler Savaş Çıkaramaz, Savaş Kazanamaz

Rusya’yı ezeriz, Amerika’yı düzeriz, İsrail’i yerle bir ederiz diye bağıran savaş çığırtkanlığı yapan cahil tayfa iyi dinlesin:


Gördüğünüz bu tesis, Rusya’nın Proton sınıfı nükleer füze üretim kompleksi…
Bu füzelerden dördü bir uydu taşıyıcıya bağlanarak uzay boşluğuna çıkarılıyor ve orada konumlandırılıyor.
Kuzey Kutbu’ndaki testlerde her bir nükleer başlığın düştüğü bölgede yaklaşık 100 kilometrekarelik bir alanda 3.000 derece civarında ısı oluşturduğu tespit edildi.

Bu tarz Proton tip nükleer füzeler sadece Rusya’da değil; ABD, İngiltere, İsrail, Çin ve Japonya’da da bulunuyor.
Hindistan ve Kuzey Kore de bu sistemleri uzaya göndermeye hazırlanıyor.

Mesela İsrail’in S-10 model füzeleri, koordinatlar verilerek Türkiye’nin başkentine yönlendirilirse;
ilk olarak atmosfer girişini tamamlıyor, ardından arka bölümdeki itiş sağlayıcı ateşleyici ayrılıyor ve elektrikli motoruyla hedefine ilerliyor.

Bu yüzden ısıya duyarlı hava savunma sistemleri füzenin kendisini algılamıyor; özel yalıtkan dış alaşım sayesinde radar izine de takılmıyor…

Böyle dört adet nükleer füze, Türkiye’yi haritadan silmeye bile yeter.
Fotoğrafta gördüğünüz alanın içinde bu türden en az 10 adet nükleer Proton füze bulunduğu belirtiliyor.
Yeni dünya savaşı artık eski dönemlerdeki gibi top, tank, tüfek ya da askerle yapılmayacak.

Çanakkale’deki gibi “iman gücü” de tek başına sonuç vermeyecek.
Bir buçuk milyar Müslümanın tam ortasında duran 7,5 milyonluk İsrail’e neden kimsenin dokunamadığını şimdi daha iyi anlıyor musunuz?

Çünkü küçücük İsrail, farklı kategorilerde toplam 51 kez Nobel Bilim Ödülü almış bir ülke.
Peki İslam ülkeleri? Sıfır.

Şimdi açık konuşalım:
Bizde TÜBİTAK’ın bilim birinciliği ödülünü İmam Hatip öğrencilerinin hazırladığı
“Kapağı açılınca ışık yanan ekmek sepeti” projesi kazandı.
Biz bu zihniyetle gerçekten bu ülkelere kafa tutabilir miyiz?

Yeni bir küresel savaşta siz tekbir getirene kadar, nereden geldiğini bile fark edemeyeceğiniz bu füzeler üzerinize yağıyor olacak.
Bu yüzyılın savaşlarını dinsel eğitim ağırlıklı ülkeler değil, bilimsel eğitim geleneği güçlü olan devletler kazanacak.
Bunda en ufak kuşkunuz olmasın.

Yaradan evrendeki canlı cansız tüm sistemi matematik, fizik, kimya ve biyoloji ile kurmuş, düzenlemiş ve yönetmektedir.
Bugün dünyayı yönetenler de bu temel bilimlerde güçlü olanlardır.

Dünyayı yönetmek istiyorsan yapacağın şey çok açıktır:

Matematik hayattır.
Matematik akıl ve mantıktır.
Matematik düşünce, zeka ve felsefedir.
Matematik imandır — çünkü aklı olmayanın dini olmaz.

Bir ülkenin gelişmişlik ölçüsü, matematik ve fen liselerinin gücüdür.
Çünkü bilgisayar, yapay zekâ ve geleceğin teknolojisi tamamen algoritma ve matematiğe dayanır.

İleri gitmenin, kalkınmanın, zenginleşmenin temel şartı:
Bilgi, bilim ve teknoloji üretmektir.
Üretmeyen her ülke kaçınılmaz olarak sömürgedir.

Son Söz:
Seni ne devrimciliğin, ne solculuğun,
ne Müslümanlığın, ne Türklüğün,
ne de milliyetçiliğin kurtarır.

İRAN YIKILIRSA,TÜRKİYE DE YIKILIR! Amiral CEM GÜRDENİZ’İN DEĞERLENDİRMESİ



ANALİZİ : 

"İran’la savaşın ikinci gününde değerlendirmem aşağıdaki gibidir: 

1. ABD için bu savaşta kritik mesele meşruiyet sorunudur. ABD bu savaşa Kongre onayı olmadan girdi. Kamuoyu desteği %25’i bile bulmuyor. Bu oran bir süper gücün uzun süreli harp yürütmesi için yeterli değildir. Yakında Amerikan toplumunda şu soru daha yüksek sesle sorulacaktır: Bu savaş gerçekten Amerikan ulusal güvenliği için mi başlatıldı, yoksa İsrail için mi? ABD iç kamuoyu bölünmüşken uzun savaş sürdürülemez. Vietnam’dan Irak’a tarih bunu gösterdi.

2. Diplomasi artık güven üretmiyor. Müzakere süreçleri askeri harekâtın uzantısına dönüştü. Masada konuşulurken sahada plan yapılıyorsa, bundan sonra hiçbir devlet güvenlik garantilerine inanmaz. Bu küresel sistem için ciddi bir kırılmadır.

3. ABD çok kıymetli mühimmatını harcıyor. Uzun menzilli önleme sistemleri ve hassas güdümlü mühimmat sınırlı üretim kapasitesine sahip. Yılda yaklaşık 800 kritik önleme sistemi üretiliyorsa ve her İran füzesine iki önleyici atılıyorsa, birkaç yüz angajman bir yıllık üretimi eritmeye yeter. Üstelik bu sistemlerde kullanılan nadir metaller Çin tedarik zincirine bağlı. Bu savaş Pasifik’e ayrılması gereken stokları da tüketebilir. Yarın Tayvan hattında bir kriz çıkarsa bugünkü kadar mühimmat olmayabilir. Ayrıca İran coğrafyası büyük. Uzun menzilli operasyon, yakıt ikmali ve uzak üs demektir. Bölgedeki hava ve deniz unsurlarının sürdürülebilirliği ciddi lojistik yük yaratmaktadır. Bahreyn’in kırılganlığı arttıkça Diego Garcia gibi uzak üsler devreye girer. Bu da özellikle AEGIS muhripleri için bir haftalık gidiş-dönüş lojistik döngüsü demektir. 

4.İran’ın direnç kültürü hafife alınıyor. Hamaney ‘in kaybı direnci asimetrik şekilde artıracaktır. 47 yıldır yaptırım altında yaşayan, İran-Irak Savaşı’nı görmüş bir toplumdan söz ediyoruz. Rejim içi çatlak beklentisi şu aşamada gerçekçi değil. Dış saldırı içeride çözülme değil, kenetlenme üretir. İran gibi onurlu bir halk bunu yapar.

5.Körfez ülkeleri açısından alarm zilleri çalıyor. Şii nüfus yoğunluğu olan monarşiler için istikrar hayati önemdedir. İsrail’in hamleleri ve ABD’nin desteği bu istikrarı bozuyor. Burj Al Arab gibi sembolik hedeflere veya ABD üslerine düşen her füze Amerikan güvenlik şemsiyesine olan güveni aşındırır. Körfez başkentleri artık şunu görüyor: İsrail’in kararları kendi huzurlarını riske atıyor. Bu ya ABD ile mesafelenmeye ya da daha sert askeri pozisyona zorlanmaya yol açabilir. Her iki senaryo da istikrarsızlık üretir.

6. Hürmüz Boğazı’nın kapanması küresel dengeyi altüst eder. Bab el-Mandeb’de Husilerin devreye girmesi sigorta maliyetlerini patlatır.
Özellikle Çin’den AB’ye yönelik Konteyner taşımacılığı ve enerji sevkiyatı ağır darbe alır. Varil fiyatının 150 doların üzerine çıkması ABD ekonomisinin tolere edebileceği bir tablo değildir. 150 dolar petrol ABD ve Avrupa için sürdürülebilir değildir. Enerji şoku haftalar içinde siyasi baskı üretir. 

7. Pakistan faktörü de önemlidir. Nükleer bir güçten söz ediyoruz. Suudi Arabistan ile askeri iş birliği önemlidir. Ancak Hindistan-İsrail yakınlaşması göz önüne alındığında ve ayrıca Pakistan Taliban Savaşı’nın tam da İsrail Amerika’nın İran’a saldırısından önce başlaması tesadüf değildir. Pakistan’ın oyalanması amaçlanmaktadır. Trump’ın Pakistan liderliğine övgüleri bu yüzden tesadüf değildir.

8.Türkiye açısından tablo nettir. Ortada açık bir İsrail saldırganlığı ve Amerikan askeri gücünün bu çerçevede kullanılması vardır. Ankara şunun farkındadır: İran düşerse baskı hattı Türkiye’ye dayanır. Bu nedenle İranın yanında olmak jeopolitik zorunluluktur. İran’daki Kürt gruplarının birleşmesi Türkiye için ciddi bir güvenlik endişesidir. Türkiye bu grupların birleşerek bağımsız bir kukla Kürt devletini kurmasına izin vermeyecek hamleleri desteklemelidir. 

9. ABD meşruiyetsiz, düşük kamuoyu desteğiyle, kıymetli mühimmatını harcayarak, direnç kültürünü hafife aldığı bir ülkeye karşı savaşmaktadır.
İran kısa sürede çökmez. Rejim değişimi ihtimali zayıftır."

27 Şubat 2026 Cuma

Ramazan Üzerinden Kutuplaştırma


Türkiye’de siyasi gündemi anlamaya çalışırken, halkın gerçek yaşamını göz ardı eden verilerle hareket etmek giderek riskli hale geliyor. Bazı anket şirketleri, toplumun nabzını tutuyor gibi görünse de, gerçekte kendi çıkarlarını veya iktidara yakın çevrelerin beklentilerini yansıtan veriler üretiyor. Örneğin, AKP’li Şamil Tayyar’ın da dikkat çektiği gibi, “masa başı metinler” ve Saray’a yakın medya çevreleri, güvenilirliği tartışmalı anketleri hâlâ “AKP önde” mesajı olarak sunabiliyor. Tayyar, işini ciddiyetle yapan az sayıda firma dışında, çoğu anketin gerçeği yansıtmadığını üstü kapalı biçimde vurguluyor; bu, medyanın ve kamuoyunun yönlendirilmesine dair önemli bir uyarı niteliği taşıyor.

Halkın gündelik yaşamı ise, bu tartışmaların çok ötesinde şekilleniyor. İnsanlar pazarda, markette ve fatura ödemelerinde karşılaştıkları fiyat artışlarını düşünüyor. Siyasetin hesaplı hamleleri, ekonomik sıkıntılar karşısında geri planda kalıyor. Bu nedenle toplumun önemli bir kısmı iktidara karşı ciddi bir kırgınlık taşıyor. Ancak bu kırgınlığın varlığı, iktidarın kendi stratejilerini değiştirmesine yol açmıyor; aksine, farklı yöntemlerle kamuoyunu yönlendirme çabaları sürüyor.

Bu dönemde, Ramazan ayı çerçevesinde iktidarın dini ve kültürel hassasiyetleri öne çıkararak toplumu kutuplaştırma ve yönlendirme çabaları özellikle dikkat çekiyor. Eğitim politikaları üzerinden yayımlanan genelgeler, dini ritüeller ve kamuya yönelik söylemler, bu çabaların görünür yüzünü oluşturuyor. Ama ekonomik gerçeklik, toplumun bu tür hamlelere olan tepkisizliğini gösteriyor. Halk, artık dini hassasiyetler üzerinden gündem değiştirme çabalarını ciddiye almıyor; Ramazan’ın manevi boyutunu siyasetin kutuplaştırıcı bir aracı hâline getirmek, vatandaş nezdinde etkisini kaybediyor.

Siyasi kulislerde konuşulan bir diğer konu, iktidarın farklı anket şirketlerinden elde ettiği verileri birleştirip Erdoğan’a sunduğu “ortalama sonuçlar”. Tayyar’ın da işaret ettiği gibi, bu sonuçlar her zaman beklenen rahatlamayı sağlamıyor ve medya aracılığıyla aktarılsa da halkın gündelik yaşamıyla çelişiyor. Bu tablo karşısında, iktidarın toplumun hassasiyetlerini kullanarak gündemi manipüle etme girişimleri, özellikle Ramazan gibi toplumsal hassasiyetlerin yoğun olduğu dönemlerde ön plana çıkıyor. Ama çarşı pazarda, markette ve sokakta halkın yaşadığı gerçekler, bu stratejilerin etkinliğini sınırlıyor.

TBMM’de yaşanan tartışmalarda ise, eleştirileri “laik atak” olarak niteleyen bazı yetkililer, kendi genelgelerini savunmakta zorlanıyor. Eğer bu tür uygulamalar bu kadar gerekli ise, 23 yıllık iktidar süresince neden gündeme gelmedi? Bu sorunun cevabı, kamuoyunun aklında büyük bir boşluk bırakıyor.

Ekonomik tablo ise çok daha net: Enflasyon, kontrolsüz harcamalar ve halkın temel ihtiyaçlarını karşılamadaki zorluklar, siyasetin kutuplaştırıcı hamlelerini etkisiz hâle getiriyor. İnsanlar artık günlük kaygılarının ötesinde politik manevraları dikkate almıyor. Avrupa’da insanlar bayram ve tatil hazırlıklarıyla uğraşırken, Türkiye’de milyonlarca kişi iftar sofrasına ne koyacağını, bayramda çocuklarına harçlık verecek parayı nasıl ayarlayacağını hesaplıyor. Siyasetin gündemi ile halkın gerçek yaşamı arasındaki fark, her geçen gün büyüyor.

Sonuç olarak, anketler, genelgeler ve kamuoyuna yönelik açıklamalar bir kenara; asıl belirleyici olan halkın gündelik hayatındaki gerçekler. Tayyar’ın da işaret ettiği gibi, medya ve anketlerin üstü kapalı mesajları olsa da, sokaktaki gözlemler gösteriyor ki artık eski etkiyi elde etmek zor. Türkiye’de siyasi gündemi yönlendirmek, ekonomik ve sosyal gerçekliklerle çarpışıyor; halkın zihni ve yaşamı, iktidarın stratejilerinin önüne geçmiş durumda.

İlber Ortaylı... 🥀

Merhum Prof. Dr. İlber Ortaylı saygı ve rahmetle anıyorum. Ruhu Şad Olsun  Aşağıda bazı sözleri ve bazı eserleri var.  Saygıyla....