Türkiye’de sağlık alanı son haftalarda yeniden hareketli. 17 Mart 2026’da yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Maliye Hazinesi’ne ait elli beş taşınmazın özelleştirme kapsamına alınması zaten dikkat çekmişti. Bu tartışma sürerken, 24 Nisan’da yeni bir liste daha yayımlandı ve otuz iki ilden yetmiş bir taşınmaz daha aynı kapsama dahil edildi. Böylece toplamda yüz yirmi altı taşınmazın özel sektöre devrinin önü açılmış oldu.
Bu taşınmazların bir kısmı yıllar önce hizmet vermiş, bir kısmı ise hâlâ kısmî kullanımda bulunan eski hastane yerleşkeleri. Koşuyolu Kalp ve Damar Hastalıkları Hastanesi’nin eski binaları, Bursa Ali Osman Sönmez Onkoloji Hastanesi, Eskişehir Hava Hastanesi gibi yapılar bu listede yer alıyor. Bu nedenle tartışmalar da yalnızca “mülk satışı” boyutunda kalmıyor; konu doğrudan sağlık hizmetlerinin geleceğine uzanıyor.
Tepkiler büyüyünce İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi bir açıklama yayımladı. Açıklamada “aktif hastanelerin satılmadığı, yalnızca atıl durumdaki bölümlerin değerlendirileceği” ifade edildi. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da benzer şekilde, hizmette olan hastanelerin bu kararların dışında olduğunu vurguladı.
Ancak burada temel bir soru hâlâ gündemde: “Atıl” tanımı neye göre yapılıyor?
Çünkü listede, tamamen kullanılmıyor olmasa bile yıllardır bölge halkına hizmet veren bazı birimlerin de yer aldığı görülüyor. Bu da kararın kapsamı konusunda belirsizlik yaratıyor.
Bir başka tartışma başlığı da bu alanların geleceği. Şehir merkezlerinde, geniş kullanım kapasitesine sahip ve tarihi değeri olan sağlık yapılarının, yeni kamu yatırımlarıyla güçlendirilmesi yerine özelleştirme kapsamında değerlendirilmesi, doğal olarak toplumda tereddüt oluşturuyor.
Türkiye’de son yıllarda eski hastanelerin yenilenmesi yerine “taşı–kapat–alanı farklı kullan” şeklinde ilerleyen uygulamalar da bu kaygıyı güçlendiriyor. Bazı şehirlerde yılların sağlık tesislerinin akıbeti hâlâ belirsizliğini korurken, yeni kararların bu tabloya ne ekleyeceği merak ediliyor.
Elbette kamu yararı gözetildiği sürece sağlık altyapısının yenilenmesi, modernleştirilmesi ve daha verimli hâle getirilmesi herkesin ortak beklentisidir. Ancak kamuya ait bu alanların planlanması ve özel sektöre devri, geniş kesimlerin doğrudan hayatını etkileyen bir konu olduğu için şeffaflık ve netlik gerektiriyor.
Bugün tartışılan mesele yalnızca taşınmazların listesi değil; sağlık politikalarının uzun vadeli yönü.
Sonuç olarak, mesele yalnızca bazı binaların geleceği değil; toplumun yıllardır emekle kurduğu sağlık mirasının nasıl bir anlayışla yönetileceği meselesidir. Kamuya ait alanların kaderi, kapalı kapılar ardında alınacak kararlara bırakılamaz. Bu ülkenin hastaneleri, arsaları ya da kurumları “atıl” denilerek bir kenara konulacak sıradan yapılar değildir. Yapılması gereken, bu süreçte gerçekleri açıkça paylaşmak, soru işaretlerini gidermek ve sağlık hizmetinin geleceğini toplumun gözü önünde şekillendirmektir. Çünkü sağlık, en küçük hatayı bile affetmeyen bir alandır ve burada yapılacak tercihler yarının Türkiye’sini doğrudan belirler.